21 Mart 2009 Cumartesi

Sihirli Cümle …


“İşini severek yapmak” bu sözü tüm iletişimcilerden ve sosyologlardan çok sık duymuşsunuzdur . Zira bu sözün öneminden ve alt mesajından dem vururlar ve hepsinin birleştiği tek nokta şudur ; İnsan işini severek yaptığı sürece mutlu olur .

Eminim merak etmişsindir neden böyle bir giriş yaptığımı? Geçen gün izlediğim Hülya Avşar Stüdyosu programına yılların eskitemediği tiyatro , müzikal , dizi ve sinema oyuncusu Nevra Serezli konuktu .Programda bu özel cümlenin farkına varmanın sayesinde mutluluğu yakalamasından bahsetti . Daha ilkokul çağındayken ilk piyesini tesadüf eseri oynadığını ve replik sırası ne zaman gelecek ve ben yapabilecek miyim? sorularının verdiği heyecan sayesinde tiyatroyu o gün bugün tam 40 senedir bırakamadığını belirtti . Zira değerli oyuncunun kariyeri öylesine başarılı işlerle dolu ki Dormen ve zamanın ünlü Devekuşu Kabere tiyatrosunda görev alan ardından , Hisseli Harikalar Kumpanyası müzikaliyle belki de doruğa ulaşan ve Kemal Sunal’la çevirdiği kült olmuş “ Zübük" ve "Şendul Şaban” filmleri sadece sayabileceğim birkaç başarılı örnek … İşte ilkokul çağındaki bir kızın daha ilk piyesini oynamanın ona verdiği hazla bugünlere gelinişin başarılı bir öyküsü .

Nevra Hanım dolu dolu bir kariyere imza atmanın nedenlerinden birini işine hala duyduğu heyecan olarak açıklarken diğer bir neden olaraksa müstakbel eşi Metin Serezli ve onla paylaştığı mutluluk dolu yuvasını da gösterdi . Oyundan çıkışta beni bekleyen mutlu bir yuvamın olduğunun farkındaydım . Belki de insanoğlunun hayat boyu düşlediği mutlu bir aile kavramı ve sevdiği işi yapmanın verdiği hazzı Nevra Serezli çoktan tatmış

Değerli sanatçı şimdilerde Cihan Ünal’la çok eğlenceli bir oyun sergiliyor Yalnızlıktan sıkılan bir kadın ve bir dans eğitmenin yaşadıkları anlatılan tiyatro oyunun yönetmenliğini ise Cihan Ünal yapıyor . Değerli sanatçının o kısa sohbetinde anlattıkları şu anda ben oldum havasında olan birçok genç oyuncuya ders olunmalı Kolay değil. Bir işe 40 sene gönül vererek yapmak. İşte insan bu noktada sanatçı kimdir neye denirin sorusunu soruyor Cevabını vermekse çok da zor olmasa gerek …

Dizifilm-Onu® KAYMAZ

23 Eylül 2008 Salı

Hadi Çaman artık yok...

Türk tiyatrosunun ünlü isimlerinden Hadi Çaman kaldığı huzurevinde dün akşam hayata gözlerini yumdu. Sanatçı, uzun süredir ALS hastalığıyla mücadele ediyordu.

Yaklaşık bir yıldır, sinir sistemini etkileyen ALS hastalığıyla mücadele eden Hadi Çaman, bir süredir kaldığı Kızıltoprak Doğa Huzurevi’nde dün akşam hayata veda etti. Huzurevinin sahibi Levent Cebir, Çaman’ın saat 18.00’de kendisini ziyarete gelen Müjdat Gezen Sanat Merkezi öğrencileriyle sohbet ettiğini, saat 19.00’da ise kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle vefat ettiğini söyledi.

Bugün toprağa verilecek


Sanatçının cenazesi, bugün saat 11.00’de Nişantaşı’nda bulunan Yeditepe Oyuncuları salonunda düzenlenecek törenden sonra Teşvikiye Camii’nde kılınacak öğle namazının ardından defnedilecek.

Türk tiyatrosunun en vefalı isimlerinden biriydi Hadi Çaman. Hastalanan, dara düşen her meslektaşının yanında oldu, her meslektaşının cenazesinde saf tuttu.
13 Ocak 1943’te Kastamonu’da doğan sanatçı, ilk ve ortaöğrenimini Kastamonu Abdurrahman Paşa Lisesi’nde tamamladı, liseyi bitirdikten sonra önce İstanbul Hukuk Fakültesi’nde, ardından Belediye Konservatuarı’nda okudu. Profesyonel olarak sahneye ilk kez 1962 yılında Dormen Tiyatrosu’nda çıktı. Ardından Kenter Tiyatrosu’nun açtığı sınavı kazanarak “Altın Yumruk” adlı oyunda rol aldı. Daha sonra Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu, Nisa Serezli-Tolga Aşkıner Tiyatrosu, Miyatro (Müjdat Gezen), Şan Tiyatrosu gibi tiyatrolarda çalıştı.

Erotik komedilerin yıldızı

1970 yılında “Adım Kan, Soyadım Silah” adlı filmle adım attığı sinemada, onlarca filmde rol aldı. Bunlardan bazıları, ‘70’lerin ünlü erotik komedileriydi. 1982 yılında kendi tiyatrosunu Yeditepe Oyuncuları adı altında kurdu. Bu tiyatroda “Kelebekler Özgürdür”, “Durdurun Dünyayı İnecek Var”, “Matruşka”, “Küheylan”, “Aşk Dediğin Nedir Ki?”, “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü” gibi oyunları yönetti ve oynadı.

‘Hepsi ülkeme helal olsun’

2002 yılında kendisinin 40’ıncı, tiyatrosunun 20’inci yılını kutlayan Çaman, hazırladığı dergiden şöyle sesleniyordu seyircilerine: “Yüze yaklaşan oyun. Bir o kadar ustayla, göz göze soluk soluğa geçen muhteşem günler. Yirmi yıl, aralıksız ışık saçmak için verilen sonsuz savaş. Onlarca genç insana açılan kucak.

Yazılan, yönetilen oyunlar, kazanılan sayısız ödül. En önemlisi, ülkemizde bir ilke imza atıp, bir müsamere salonundan, kültür merkezine dönüştürülen koca bir yapı. Kısacası bir ömür! Seve seve, özveriyle, içtenlikle, gönülden sunulan bir yaşam. O arada yetiştirilen, büyütülen, 30 yaşına erişen bir oğul. Hepsi ülkeme helâl olsun.”

12 Mart 2008’de meslektaşları, tedavisi süren Çaman’a maddi destek sağlamak amacıyla bir gece düzenledi. Çaman, geçtiğimiz mayıs ayından bu yana yaşamını kaybettiği İstanbul Kızıltoprak’taki Doğa Huzurevi’nde kalıyordu.

9 aydır hastalığı yenmeye uğraşıyordu

2002’de anılarını kaleme aldığı “Güzeltmek” adlı kitabını yayımlayan Hadi Çaman’a, 2007’nin son günlerinde ALS teşhisi konmuştu. Sanatçı, oğlu Doç. Dr. Mehmet Efe Çaman’ın öğretim üyesi olduğu Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi’nde birsüre yoğun bakımda kalmıştı.

4 Eylül 2008 Perşembe

Law'dan Afganistan'a destek


Aktör Jude Law, savaşın yerle bir ettiği Afganistan'a destek için bu ülkeye gidiyor.
Yönetmen Jeremy Gilley ile birlikte 21 Eylül BM Dünya Barış Günü çerçevesinde geldiğiAfganistan'ın başkenti Kabil'de bir basın toplantısı düzenleyen Law, “Geçen yıl Kabil'den ayrıldığım zaman yalnızca hakkında çok şey okuduğum savaştan değil, insanların cesareti ve umutlarından mütehassis oldum” dedi.

Jude Law,Afganistan halkının Barış Günü'nü gerçekten kutlamak istediklerini,bu günü kutladıklarını çünkü hayatların kurtulabileceğini bildiklerini ifade etti.

İngiliz yönetmen Gilley'in, çevirdiği “Peace One Day” adlı belgesele de konu olan lobi faaliyetlerinin ardından BM Genel Kurul kararı ile Barış Günü 2001 yılında resmileşmişti.

“Yetenekli Bay Ripley” (The Talented Mr. Ripley) ve “Soğuk Dağ” (Cold Mountain) gibi filmlerdeki rolüyle tanınan ve Oscar'a aday gösterilen Jude Law, Gilley'e “The Day After Peace” adlı ikinci belgeseli çekmesine yardım etmişti.


İskenderiye Film Festivali'nde Başarı Ödülü Türkiye'nin


İskenderiye Film Festivali'nde artistik başarı ödülü Cemal Şan'a verildi.
İskenderiye Akdeniz Ülkeleri Uluslararası Film Festivali, 26-30 Ağustos 2008 tarihleri arasında yapıldı. Festivale Türkiye’yi temsilen katılan ‘Zeynep'in Sekiz Günü' adlı film, senaristi ve yönetmeni Cemal Şan'a artistik başarı ödülü getirdi. Şan'ın ödülünü, İskenderiye Valisi Adil Labib'ten Türkiye'nin İskenderiye Başkonsolosu Bilgin Atala teslim aldı.

Festival çerçevesinde İskenderiye’nin çeşitli sinemalarında ‘Hazan Mevsimi', ‘Mavi Gözlü Dev: Nazım Hikmet', ‘Tatil Kitabı', ‘Meleğin Sırları' adlı Türk filmleri gösterildi.


24 Haziran 2008 Salı

Ekranın yeni gözde yüzleri

Büyük Resim İçin Tıklayınız Onlar televizyon dizilerinin, güzellikleriyle olduğu kadar oyunculuklarıyla da adlarından söz ettiren yeni yüzleri... Seda dergisi, son zamanların en çok konuşulan gözde oyuncularını sayfalarına taşıdı.

Tuba Büyüküstün



İlk kez “Çemberimde Gül Oya” dizisinde dikkatleri çeken Büyüküstün, “Ihlamurlar Altında” ve “Asi” dizilerinde, hem güzelliği, hem de rol yeteneği ile gözde oyuncular arasındaki yerini aldı.

Pelin Karahan



‘Kavak Yelleri’ dizisinde Aslı karakterini canlandıran Pelin Karahan, reklam filmlerinde de rol alıyor.

Saadet Işıl Aksoy



“Güz Yangını” ve “Esir Kalpler” dizilerinde oynayan, genç yaşta birçok ödül alan Aksoy, reklam filmlerinin ve dizilerin en çok tercih edilen yüzü.

Selen Seyven



“Genco” dizisinde Pınar rolünde izlediğimiz Selen Seyven de ekranın parlayan yüzlerinden...

Aslı Tandoğan



“Kabadayı” adlı sinema filminde izlediğimiz Tandoğan, “Dudaktan Kalbe” adlı dizide Lamia karakteriyle göz dolduruyor.

13 Mayıs 2008 Salı

Kanal 24'te tematik filmler!..


Haber kanalı 24 doğru bir projeye imza attı ve salı geceleri Tematik Film Kuşağı’nda sinema tarihinin birbirinden kaliteli filmlerini yayınlamaya başladı.


Bu gecenin filmi, adeta bir oyunculuk gösterisi. Çağdaş sinemanın en önemli yönetmenlerinden Theo Angelopoulos’un yönettiği film, Cannes’daki Altın Palmiye de dahil olmak üzere tam dört festivalde ödüle layık görülmüş. Filmin fonu ise, bizim İzmir’in kardeş şehri olan Selanik ile örülmüş. Gelelim konusuna... Ünlü bir yazar olan Alexander amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Karısından 30 yıl önceki bir yaz gününü anlatan bir mektup alan Alexander, bütün yaşamını geçirdiği sahil kenarındaki evini terk etmeye hazırlanmaktadır. Sonunda Alexander, geçmişinin ve şimdiki hayatının karıştığı bir geziye çıkar. Amacı, geçmişin tozlu sayfaları arasında kalan mutlu anılarını tekrar yaşamaktır.

Alexander, sonsuzluğa uzanan bir yolculuğa çıkacaktır... Başrollerini Bruno Ganz ve Isabelle Renauld’un paylaştığı film, eminim bu gece saat 21.30’da ekran karşısında olan sinema tutkunlarının beklentisini karşılayacaktır.

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Genelevlere ilgi azaldı!...

"O... Çocukları" filmi, 16 Mayıs'ta vizyona giriyor. Filmde hayat kadınlarının çocuklarını bıraktığı emanetçi bir anneyi
canlandıran Demet Akbağ, "Ben eski dönemlerdeki kadar
genelevlere rağbet olduğunu düşünmüyorum. Bunun sebebi,
ülkemizdeki ahlaki erozyon. Bekareti kaybetme yaşı çok düştü" diyor.

- "O... Çocukları" filmi, bu hafta vizyona giriyor. Siz filmde hayat kadınlarının çocuklarına bakan emanetçi Mehtap Anne'yi canlandırıyorsunuz. Öncelikle film hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?


Bir solukta okuduğum müthiş bir hikaye. Mehtap Anne, her oyuncunun iştahını kabartacak bir rol. Kendimi tekrar etmekten hoşlanmam. Bu yüzden de seçici davranırım. Sinemada bu tip bir rol hiç oynamamıştım. Zaten çok fazla filmim de yok. O yüzden teklif geldiğinde hemen kabul ettim.

- Senaryoda sizi asıl heyecanlandıran ne oldu?

Senaryo yazarı Sırrı Süreyya Önder'in başarabildiği ve beni gerçekten heyecanlandıran şey, Yılmazvari bulduğum trajikomik üslubudur. O trajikomik üslup, o tragedyayı çok daha seyredilir kılıyor. Aslında hikaye tabii ki hüzünlü. Ama o geçişlere öyle güzel mizah yerleşmiş ki... Filmi çok buruk bir tebessümle seyredeceksiniz.

- Bu filmle birlikte, "Geneleve ihtiyaç var mı, yok mu?" sorusu tekrar gündeme geldi. Sizce geneleve ihtiyaç var mı, yok mu?

Var... Çünkü biz hâlâ cinsel açlığını bastırabilmiş bir toplum değiliz. Şu anda genelev bile varken hem ülkemizde hem de dünyada bu kadar taciz olayları yaşanıyor. Oradaki hayatlar tabii ki çok can acıtı. Fakat onlara ne yapabiliriz ki? Şöyle bir kısırdöngü var. Bu kadınları kurtaralım tamam ama adamları ne yapalım? Bu kadınların kurtuluşu, oraya rağbet eden erkeklerin de kurtuluşu oluyor mu? Ancak ben eski dönemlerdeki kadar genelevlere rağbet olduğunu düşünmüyorum.

- Neden?

Bunun sebebi, ülkemizdeki ahlaki erozyon, atlanan ahlaki boyut... Benim kuşağım çok iyi bilir. Bekaretin birinci koşul olduğu dönemde erkekler nişanlanır, ama nişanlısıyla bırakın cinsel hayatı, el ele kol kola bile gezemezdi. Şimdi öyle değil. Bekareti kaybetme yaşı çok düştü. Erkekler şimdi medeni bir şekilde flört ettikleri genç kızı evden izin alarak sinemaya, gezmeye götürebiliyor, onunla cinsel ilişkiye girmese bile el ele tutuşup sinema keyfini yaşayabiliyor. Buradan mantık yürütürseniz, erkeklerin bu anlamda artık geneleve ihtiyaç duyduklarını düşünmüyorum. Yeniden filme dönersek; film süper oldu. Bütün filmlerimiz başarılı olsun da şu Oscar'ın kapısını aralayalım artık. Bir Oscar, Türk sinemasına yakışır artık.

- 26 yıldır oyunculuk yapıyorsunuz. Biz sizi ilk olarak Hülya Avşar ile İbrahim Tatlıses'in birlikte sahne aldıkları "Mega Şov" ile tadınık. Medyatik olmanızda bu şovun etkisi büyüktür, değil mi?

Kesinlikle... O dönem, kabareler dönemiydi. Mesela Yeşil Kabare vardı ve biz Rasim (Öztekin) ile ufak ufak bu kabare işlerini deniyorduk. Bu, biraz da arayıştı... Geniş kitlelere hitap eden insanların yanında, kariyerimize zarar vermeden kendimizi gösterip, farkındalık yaratabilmek istedik. Bunu başarabilirsek, sonrasında seyirciyi çekebilirdik. Ama o şov da çok başarılı, içeriği olan, güzel yazılmış bir işti. İki starın yanında Rasim ve ben kendi işimizi yaptık. Siz buna kalabalık olmayan müzikal diyebilirsiniz... Bizim dansçı kadromuz saz arkadaşlarımızdı.

- İstediğiniz oldu mu, sesinizi geniş kitlelere duyurabildiniz mi?

Bu amaçla yola çıkıp da "Mega Show"u bulmuş değilim. Bir süre ara verip kendimi dinlemeye aldığım dönemde bu teklif geldi ve kabul ettim. Çok eğlendik, güzel bir anı olarak kaldı. Ayrıca "Mega Show" sayesinde Gani Müjde ile Yılmaz Erdoğan'ı tanıdım. Rasim ile benim rol aldığım skeçleri Yılmaz ile Gani yazıyordu. Belki de Yılmaz bu proje sayesinde "Bu işten para kazandım, ben bir tiyatro kurayım" dedi. Belki de BKM'yi öyle kurmaya karar verdi. Çünkü bu işin hemen devamında Necati Akpınar ile Yılmaz bir araya geldi... Kısacası "Mega Show" hepimize yeni ufuklar ve kapılar açtı.

- Ve devamında siz Yılmaz Bey'le kardeşten de yakın oldunuz.

Evet, o günden sonra hiç ayrılmadık. Kardeş gibi olduk. O yüzden de rahat rahat kızabiliyoruz birbirimize. Mesela bu aralar onu göremediğim için kendisine kızıyorum. İyice kapandı. Senaryo yazıyor, biliyorum. Ama bir şeyi fark ettim ki biz tiyatro yaparken daha sık görüşüyormuşuz. Bazen kendi kendime "Acaba bu iş mi bizi bir araya getiriyor" diye düşünmüyor değilim. Bu doğrultuda zaman zaman birbirimize hafif sitemler içeren mesajlar atmıyor da değiliz. Biz Yılmaz'la birbirimizi iyi anladık ve sevdik. Gerçekten iyi anlayınca ve tanıyınca çok fazla kopamıyorsunuz, bu iş arkadaşlığının ötesine geçiyor. Bizde de öyle oldu. Hem televizyonu, hem tiyatroyu, hem de sinemayı bir arada yapınca, ister istemez sosyalleşmek için de bir arada olduk. Zaten dışarıda bir hayat yaşamaya vaktimiz yoktu. Dolayısıyla özel hayat ile iş hayatı birbirine girdi.

- İyi mi oldu?

Ama böyle can alıcı sorular "pat" diye sorulmaz ki! Bizim hiçbir zaman Yılmaz ile aramızda kavga olmadı. Ama kırgınlıklar, küçük tartışmalar olabilir. Öbür türlüsü sahte olur zaten. Eğer ben, gerçekten aklımdan geçeni ona söyleyemiyorsam ve söylediğim zaman tartışamıyorsam, bu samimiyetsiz bir durumdur. Ne yapacağım, gelip evde kocama mı dert yanacağım? Bunu hiçbir zaman yapmam. Bir şey olursa bir miktar içime atarım, sonra da Yılmaz'a söylerim. Söyledim de... Aslında kırgınlıklarım iş konusunda olur. Asla şahsi, egosantrik kırgınlıklar değildir.

- Yani "Ben niye o projede oynamıyorum" ya da "Niye bana bu rol verildi" gibi kırgınlıklar değil bunlar, öyle mi?

Asla değil. Benim kırgınlığım "Sen orada niye oynuyorsun" kırgınlığıdır. Ya da Yılmaz bazen kendi başına kararlar verir. Ben de karar verirken bir şekilde bana sormasını isterim. Tamam biz ona aramızda "koca kafa" deriz ve haklı çıktığı da çok olmuştur. Fakat haksız da çıksak, dediğim gibi bazı şeyleri ondan duymak istiyorum, sizden değil. Ne yaptığını gazetelerden okuyunca ona kızıyorum. Tabii bunu asla kötü niyetle yapmıyor, bunu da biliyorum. Behçet Necatigil'in şiirinde dediği gibi; "Gizli bahçenizde açan çiçekler vardı. Vermeye az buldunuz, yahut vakit olmadı"... Biz de "vakit olmadı" olmaz! Vakit olmalı. Biz birbirimize en çok vakit ayırması gereken kişileriz. Çiçeği de ver, vakit de olsun...

- Siz Yılmaz Bey'e karşı bunu yapıyor musunuz?

Hani ondan bir iki yaş büyüğüm ya... Ablalık durumundan dolayı ondan mı bekliyorum acaba?

- Şu an aranızda bir kırgınlık var mı?

Yok, kırgın değilim. Bazen "Beni neden daha çok özlemiyor" diyorum. Bana diyorlar ki "Sen ara"... E ben arıyorum! Ama istiyorum ki o da 10 yıl önceki gibi bir şey yazarken, aklına bir cümle geldiğinde telefonu kaldırıp beni arasın. Bunu istiyorum sadece. Bu tip şeylere kırılıyorum. İnsan sonuçta sevdiğine sitem eder. Başkasının beni özlememesi umurumda olmaz.

- Peki... "Pişti" programında yer almanız, hayatınızın en magazinel olayı mıdır?

Evet. Oyuncu olarak kendini sevdirmiş olabilirsin, ama kendi cümlelerinle de seni duymak istiyor insanlar. Bu program sayesinde benim farklı bir tarafım tanındı. Sonuçta kendi branşımın dışında bir işi, en seçkin insanlarla yaptım. Hülya Hanım'ın (Avşar) basınla ilişkisi gerçekten farklı. O da söylüyor zaten. "Seviyorum, seviliyorum. Çok da uzak olmak istemem" der. Ben, onun kadar racon bilmiyorum. Bu konuda biraz amatörüm. Hatta onun kadar cesur da değilim. Yersiz, gereksiz bir otokontrolüm var. Bu programla biraz da bunu kırmak istedim. Herkesin sizi sevmesi diye bir şey söz konusu olamaz ki... Bu sevgi açgözlülüğü nereye kadar? Benim de hayatla ilgili bir fikrim var, beğenmediğim şeyler var. Belki bu programda bunları söyleme fırsatım olur dedim. Ama onlar söylediler, ben yine söyleyemedim.

- Bu program size ne öğretti yani?

Bu program sayesinde bir an önce tiyatro sahnesine dönmem gerektiğini anladım. "Herkes kendi çöplüğünde ötsün. Burası benim yerim değil" dedim. Ayrıca bir sezon yapmak yeterliydi. Tiyatro yapmak istedim ve bıraktım.

ENGİN GÜNAYDIN BURHAN'I ABARTTIKÇA ABARTTI

- "Bir Demet Tiyatro", yıllar sonra yeni bölümleriyle ekrana geldi ama iyi reyting alamayınca birkaç bölüm sonra yayından kaldırıldı. Acaba hiç başlamamalı, eski lezzetiyle mi kalmalıydı?

Yapmasaymışız daha iyiymiş. Onun dönemi, o dönemmiş. Tuşlu telefon çıktıktan sonra biz biraz çevirmeli telefon gibi kaldık. Seyirci, kolaya alıştı. Esprinle milleti düşündür; bu çok zor... Tipoloji komiğine, tiplemeye alıştı seyirci. Zamanında biz de yaptık ama namusumuzla yaptık. O tipler, vatandaşın içinde rastlayabileceğiniz tiplerdi. "Böylede insan olur mu?" diyeceğimiz tipler değildi. Çok karikatür, çok abartı sanatı başımızın tacı oldu. Şu anda katıla katıla güldüğümüz dizilerin metni elimize geçse, kimlerin kimi oyanadığını bilmesek, bakalım kaçta kaçına güleriz. "Bir Demet Tiyatro" döneminde çekimler başlamadan önce teksti alır, dakikalarca güler, sonra çekime başlardık. Bizde boş yoktu. Zaten oynayan kimse de boş dönmedi. Dizideki herkes şöhret oldu. En küçük roldekiler bile.

- Mesela Engin Günaydın...

"Ben oyuncu olmayacağım, oyunculuk yapmayı düşünmüyorum, yazar olacağım. Oyunculukta yeteneksizim galiba" diyerek kendini eleştiren Engin Günaydın, bugün star. Engin, "Otogargara"dan "Ben sahnede oyuncu olarak mutlu değilim. Bu işi beceremiyorum" diye ayrıldı. Kendi aramızda çok güldüğümüz, sonra "Gel şurada minik bir zabıta rolü var, oynasana" diye oyunculuğa başlattığımız Engin, seyircilerin "Zabıta İrfan" diye kendini paraladığı bir kahraman oldu. Neden oldu? Çünkü o kadar doğru yazılıyordu ve o kadar iyi gözlemlenmiş tiplerdi ki, bu seyirciye de geçti.

- O zaman Engin Günaydın'ın şu an canlandırdığı "Burhan" tiplemesini çok abartılı buluyorsunuz?


Ben Engin'e çok gülüyorum. Ama Engin abarttıkça abarttı! Artık "lütfen" diyemiyor, "litfen" diyor. Engin bunu demese de ben ona gülüyorum. Çünkü komik bir adam. Onu kimse tanımazken de ben ona gülüyordum. Onun doğasında var bu... Çünkü Engin, yaptığı karakterle dalga geçmeyen, kendiyle dalga geçen bir adam. Zaten mizahtaki başarı da biraz burada saklıdır.