19 Nisan 2008 Cumartesi

Kavak Yelleri'nin güzeli Pelin Karahan..


*Kavak Yelleri bir Ege kasabasında, başlarında kavak yelleri esen damarlarında deli kan dolaşan büyümek için sabırsızlanan dört gencin hikayesini işliyor.
Bu ekipten biri de Aslı.. Bize Aslı'yı anlatırmısın?

Pelin: Aslı 17 yaşında.Kasabada büyümüş üniversite sınavına hazırlanan bir genç kız . Ailesinin maddi sorunları var.Sınavı kazanmak zorunda ki hayatını garantiye alsın.Lise sonda okuyor Aslı, ama çalışmak zorunda da kalacak. Çünkü annesine ve ailesine destek olmaya çalışıyor. Babasına çok düşkün ve babası onun gözünde bir kahraman. Aslı nın Efe ve Deniz isminde çocukluk arkadaşları var. Çok iyi arkadaşlar ama Aslı bir yandan da genç bir kız tabii.Yavaş yavaş Deniz'e bir aşk beslemeye başlıyor. Ama bunu bazı durumlarda bastırmak zorunda kalıyor. İlk kez aşkı tatmış oluyor ve yeni bir kız geliyor, ona karşı kıskançlıkları doğuruyor. Aslı çok inatçı ve sert görünümlü bir kız. Kız gibi değil aslında biraz erkek gibi.

*Aslı maddi zorluklara rağmen okuyor.Hiç böyle bir süreç yaşadın mı ?

Pelin: Orta dereceli bir ailenin çocuğuyum. Zaman zaman sıkıntılarımız oldu ama atlatıyorsunuz. Ailenin birbirine kenetlenmesiyle ilgili.

*Aslı ile Pelin'in örtüşen ve örtüşmeyen yanlarını senden öğrenebilir miyiz?

Pelin: Ben tamamen içimden geldiği gibi canlandırıyorum Aslı'yı. Eğer ortak bir özelliğimiz varsa kameraya yansıyor.Bende çok inatçı ve kıskancımdır.Bazı şeyler örtüşmüyor mesela. O zamanlar da 'Ben olsam ne yapardım?' diyorum ve Aslı'nın hal ve tavırları çıkıyor ortaya. Aslı Deniz'e olan aşkını söyleyemiyor.Ben olsam söylerdim.Benim daha yumuşak yanlarım var, Aslı çok sert bir kız ama onu oynamak çok keyifli.

*Aslı'nın aile sorunları var.. Pelin de onun gibi aile sorunları yaşadı mı?

Pelin:Çok girmeyeyim o konuya ama tek sıkıntım annem ve babamın ayrı olması. O da günümüzde sorun olmaktan cıkıyor. Annem beni çok güzel yetiştirdi.O konuda psikolojisi bozuk bir çocuk olarak büyümedim. Annemin ikinci evliliğinden de bir kardeşim var.

*Senin de hayatının herhangi bir dönemimde başında kavak yelleri esti mi ?

Pelin: Tam o yaşlardayken geçti.Ben şimdi 23 yaşındayım.Aslı 17 yaşında, altı yıl öncesine bakıyorum, ne kavak yelleri esmiş...Ama çocukluktan çıkıp iş hayatına girince para kazanmaya başlayınca duruluyorsunuz ve daha mantıklı düşünmeye başlıyorsunuz.

*Kavak Yelleri sende eserken neler yaşadın?

Pelin:Çok başına buyruk bir genç değildim. O zamanlar mantıklı gördüğüm şeyler şimdi bana çok çocukça geliyor.Evden ayrılıp üniversiteye gittim.
Şimdi olsa yapmazdım.17 yaşında aileden ayrılmak bir genç kız için hiç de kolay değil. Ama iyi ki de yapmışım, hiç pişman değilim.

*Dört reklam filmini saymazsak bu ilk ciddi oyunculuk denemen.Olay nasıl gelişti nasıl fark edilip keşfedildin?

Pelin:Ankara'dan İstanbul'a geldim okuldan sonra. Üniversitede okurken yazları staj yaptım otellerde ama o işin bana göre olmadığına karar verdim.Bodrum'da, Ankara'da çalıştım.

*İstanbul'a gelince ne oldu?

Pelin:İnteraktif reklam hizmeti veren bir şirkette müşteri ve halkla ilişkilere baktım. O sırada, 'Ajansa yazdıralım seni' dediler.

*Kim dedi?

Pelin:Ben istiyordum zaten. İstanbul'da geçinmek kolay değil. Ek gelir olurdu.Yüzümün uygun olduğunu söylediler.Bir şekilde ajansa kaydoldum ve yolun başındayken önüm çok açıktı.İki ayda dört reklam filmi çektik.Ajans yoluyla bana kast haberi geldi.Görüşmelere gittim, iki üç kez görüştük. Anlaştık.

*Kaç kişinin arasından seçildin?

Pelin: Çok kalabalıktı.

*Bugüne kadar herhangi bir oyunculuk eğitimi aldınmı?

Pelin:Benim hiçbir oyunculuk eğitimim yok. Diksiyon dersi bile almışlığım yok. Ama bu reklam çekimleri başlayınca ' bu işten keyif aldığıma ve bu işten para kazandığıma göre, bunun eğitimini almam gerek' diye düşündüm.
Aslında sadece doğallıktan başlayan birşey bu.Eğitim almadığım için doğal olduğumu söylediler. Birtakım akademiler var bir yıllık, altı aylık. Bunlar iyi tiyatrocuların kurduğu akademiler. Onları araştırdığım zaman bu dizi çıktı karşıma. Çok iyi oyuncular, çok iyi bir kanal, çok iyi bir ekip...

*Yönetmenle ne konustun sete gittiğinde?

Pelin:'Her zaman doğal oyna' dedi. Bende içimden geldiği gibi oynadım.Bizim ekibimiz çok güler yüzlü,rahat ediyorsunuz.
İçimden gelenm her duyguyu rahat rahat oynadım.Ben işin eğlencesindeydim belki, ama bu iş benim içimdeki yeteneği fark etmemi sağladı.
Çünkü çok iyi bir proje, çok iyi bir kanal.Beni de seçtiklerine göre , bir şey var demek ki.

*Yıllardan beri magazin dünyasını çok yakından takip ediyormuşsun...

Pelin:Magazini takip ettim ama hiçbir zaman o kadar yakıdna değildi.Demet Akalın'ın kiminle evlendiğini ya da Bülen Ersoy'un hangi yarışmada jüri olduğunu bilirim, çünkü heryerde var. Haberde şov programında.


*'Oyuncu olsam, şunun gibi yükselsem' diye düşlerin oldu mu?

Pelin:Hayır hiçbir zaman olmadı.'Ben çok utanırım' die düşünüyordum ama tersi oldu.

*Aslı rolüne nasıl hazırlandın?

Pelin:Bir hazırlığım olmadı.Odada kendi kendime, ' Şöyle yapmalıyım böyle yapmalıyım' demedim.Oraya gittiğinizde o anda,o karakter çıkıyor içinizden.
Yönetmen anlatıyor, okuyorsun ve oynuyorsun.Doğal bir şekilde yansıtıyorum.Yönetmen beni rahat bırakıyor.Bütün oyunculara karşı böyle bende onların bir parçasıyım.

*Oyunculuk eğitimi almamış olman büyük bir kayıp değil.Çünkü bu tarz oyuncu sayısı hiç de az değil.Ayrıca nota bilmeyen solistler bile var bu ülkede.Bu konuda Pelin, kendine ne kadar güveniyor?

Pelin: Kafamda bu tarz bir iş yoktu.Reklam çekerken de yoktu.Bu dizinin başlamasıyla çok iyi şeylerin olacağına inanmaya başladım. Ama seçici olmak lazım.Ben seçici olursam bana köstek olmayacak insanlar olursa, içimde çok güzel şeyler var.

*Dizideki Aslı ÖSS ile savaş halinde... Eğitim sistemi sence düzgün mü , yoksa yapılması gerekenler var mı?

Pelin yaşlarda ben ilk dershaneye gittiğimde deneme sınavına girmiştim ve eve ağlayarak dönmüştüm.'Annem buraya para yatırıyor ve ben yapamayacağım' demiştim.O kadar korkunç ki üç saatte seni kısıtlıyorlar.Yaptın yaptın,yapamadın gittin.Emeklerin tamamen boşa gitti.Yılmamak lazım. Gidişat iyi değil.Bu sürecin okul düzenine yayılması lazım. 3 saatte kalmamalı.Bu bir gencin hayalleriyle oynamak demek.Biz bu düzene ayak uydurup bir şekilde pes etmeden devam etmeliyiz yoksa olan yine bizlere olacak.

*Oyunculuk konusunda ne planlıyorsun?

Pelin:Ben plansız programsız hareket ediyorum, ama bir sinema filmi teklifi geldi bile.TAbii ki oynamak istiyorum.Bundan sonra bir dizide de sinema filminde de ..Şu an değerlendirme aşamasındayım.Çok gencim çok farklı işler gelebilir, seçici olmak dikkatli olmak lazım.Acele etmeden her işi değerlendirerek devam etmem lazım. Bu dizi benim için çok önemli ama gelen teklifleri değerlendiriyorum.

*Oyuncu olarak kimi ya da kimleri örnek alıyorsun?

Pelin:Bu işlerde gözüm olmadığı için kafamda oluşmadı.Meltem Cumbul ,Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer'i çok beğenirimBirçok isim var böyle.

*Bir genç kız olarak bu yaldızlı dünyaya girmek üzeresin.Bu seni ürkütüyor mu ?

Pelin:Aslında çok ürkütmüyor.Kendime ve kişiliğime çok güveniyorum.Hırslı değilim yükseklerde gözüm yok.Gittiği yere kadar iyi bir şekilde ilerletmek istiyorum.
Birileri tanıyacak sadece ama onun dozunu ayarlayabileceğimi düşünüyorum.Peşimden koşturtmayı sevmem.O durumlar bana göre değil.Kişiliğimden ödün vermeden insanları kırmadan ilişkilerimi devam ettirecetğim.

*Dizide Deniz rolündeki İbrahim Kendirci'ye sırılsıklam aşıksın.Peki gerçek hayatta aşkla aran nasıldır?

Pelin:Ben severim sevgimi de belli ederim.Bir yıldır sevgilim var ve onu çok seviyorum.Sevdiğimi belli de ediyorum.Benim de lisede platonik aşklarım oldu.Karşı taraf hiç bilmedi bile.Ama büyüdükçe ilişkiler oturuyor.

*Bu durum onu rahatsız ediyor mu?

Pelin:Çok güzel bir ilişkimiz var bunun için bozulmasından korkuyor olabilir.Belki kendi içinde birtakım düşünce ve sıkıntıları olabilir ama bana çok destek oluyor.En başta o bana cesaret verdi.Onu desteği olmasa ben bu işe giremezdim.İzmir'de çekiyoruz diziyi.Birbirimizi 1 ay göremiyoruz bazen.Ama o geliyor,ben gidiyorum.
Bugün katıldığım bir programa cıkmadan önce bana 'İyi şanslar seninle gurur duyuyorum' diye mesaj cekti. Çok sevdiğiniz bir erkeğin desteğini hissetmeniz çok önemli.

*Mesleği ne?

Pelin: Reklamcı.Reklam ajansı var.

*Hayallerinizde evlilik var mı?

Pelin: Var tabiki.O benden dört yaş büyük.Düzenimizi oturttuktan sonra istiyoruz...

18 Nisan 2008 Cuma

Peri Tozu


OYUNCULAR
İpek Değer,Mehmet Ali Nuroğlu,Barış Yıldız,Damla Özen,Ayşen İnci

Ela Alyamaç’ın ilk filmi Peri Tozu, bir masal tadı yakalamaya çalışıyor. Çocukluklarından beri birbirlerinin en yakın dostu olmuş ve hep biraz çocuk kalmış iki üvey kardeş (Deniz ile Emre), içlerinden birinin yakalandığı hastalık sonrasında hayatın acı gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. En yakın dostuna yardım etmek isteyen Deniz’in yolu, çocuk olmaktan çok erken yaşta vazgeçmek zorunda kalmış, katı karakterli Cem ile kesişiyor. Ve aralarında başlayan aşk, boşanmış bir ailenin çocuğu olan Cem’i ebeveynleriyle yüzleşmeye ve daha insancıl biri olmaya götürüyor.

Aslında pekala şirin bir hikayenin aynı ölçüde şeker bir filme dönüşmemesinin başlıca sebebi, istenen masalsı atmosferin yakalanamaması oluyor. Deniz ile Emre’nin kendilerine kurdukları düşler ülkesi, perdede hiç de renkli veya olağandışı bir şekilde vücut bulmuyor. Sadece çocuk gibi davranan, gerçeklikle bağlarını koparmış gibi duran ve bu halleri pek yapmacıklı gözüken iki genç izliyoruz.


Birlikte yaşadıkları evleri ve ufak bir arkadaş grubu çevresinde kurdukları sözde özel yaşam, sadece onların değil, filmin yaratıcısının da hayal gücünü serbest bırakamadığını düşündüren, görsel karşılık açısından oldukça verimsiz bir alan olarak kalıyor. Halbuki filmin gerektirdiği, en azından Deniz’in yaşam alanıyla Cem’in yaşam alanı arasında belirgin bir zıtlık yakalamak olmalı. Ama öyle bir görsel doku yaratamıyor yönetmen.

Dolayısıyla, Deniz’in hayata bir masal dünyası gözlüğünden bakıyor olması, ne sahici ne de çekici bir dramatik unsur oluyor bu film için. Peri Tozu, sert mizaçlı Cem’in ailesiyle geçmişinden kaynaklanan çatışmalarını daha başarıyla ortaya koyabiliyor. Ama öyküsünün bu kanadının üzerine de yeterince gitme cesaretini göstermiyor; bu öyküyü de yeterince etlendiremiyor. Ortaya çıkan film de ister istemez sönük, heyecansız bir işe dönüşüyor.


Yönetmenin kamerasını nereye koyduğu, doğru plan kesip kesmediği gibi noktalarda filmin sinema dilinin ciddi bir problemi yok. Oyunculuklar da genel olarak temiz. Ancak yönetmenin yaratıcı bir cesaret de gösteremediği kanısındayım. Kafasındaki duyguyu tam olarak bize geçiremediği için, arada filmi bölen Peter Pan alıntıları da aslında pek bir şey ifade etmiyor. Doğrusu, bunların izlediğimiz öyküyle doğrudan bir anlam bağı kurabildiğini bile söylemek zor çoğu zaman.

Ve tüm bunların üstüne, öncesinde hiç hazırlığı olmayan, filmin genel hissiyatına hiç uymayan ve her niyeyse alabildiğine uzun tutulmuş, bitmek bilmediği gibi giderek daha da alevlenen bir sevişme sahnesi var ki filmin son kısmında, insanı iyice yabancılaştırıyor izlediği işe. Bir kadın sinemacının dobraca gerçekçilik yaratma gayreti mi yoksa Deniz’in masal dünyasından biraz daha gerçek dünyaya dönüşünün mü işareti olarak yorumlamalı bilmiyorum ama böyle bir filmin içinde son derece yanlış bir adım olduğunu biliyorum.

Sonuç olarak, Peri Tozu gözardı edilecek bir gayret değil ama yaratıcı açıdan tutuk, heyecansız, cesaretsiz bir film. Karakterlerine inanmamızı ya da onları umursamamızı sağlayamıyor. Akılda yer etmeyecek bir iş olarak da sona eriyor.



17 Nisan 2008 Perşembe

Ve Sawyer İstanbul'da...

Tüm dünyada izlenme rekorları kıran Lost dizisinde Sawyer karakterini canlandıran Josh Holloway, reklam çekimi için Türkiye’ye geliyor.
Bugüne kadar reklam filmlerinde Elizabeth Hurley ve Eva Longoria gibi dünyaca ünlü kadın sinema yıldızlarıyla çalışan Magnum, 2008 reklam kampanyasında da sevilen bir isimle anlaştı. Lost dizisinde 'Sawyer' karakterini canlandıran yakışıklı aktör Josh Holloway, Magnum'un yeni yüzü olacak.

2005 yılında People dergisi tarafından derlenen "Dünyanın En Güzel 50 İnsanı" listesine giren ve 2006 yılında da İngiltere'deki "OK!" dergisinin dünyanın en seksi erkekleri listesinde ilk 20’de yer alan, Emmy ve Golden Globe ödüllü TV dizisi Lost’un yıldızı Josh Holloway, Nisan ayında çekilecek Magnum reklam filmi için Türkiye’ye gelecek.

Reklam filminde Holloway’e eşlik edecek Magnum kadınının kim olacağı ve çekimlerin nerede yapılacağı ise henüz açıklanmadı. Senaryosu Pars McCann Erickson tarafından hazırlanan reklam filmini Atlantik Film yönetmeni Can Ulkay çekecek.

Konuyla ilgili açıklama yapan Algida Pazarlama Direktörü Şükrü Dinçer, ‘2008 reklam kampanyası için pek çok erkek film yıldızı arasından Josh Holloway’i seçtik. Bunda Holloway’in Lost’taki, James Ford (Sawyer) karakteriyle ortaya koyduğu başarılı oyunculuğun büyük payı var." dedi.

Josh Holloway kimdir?

Aktör Josh Holloway beş yıl boyunca televizyonda ve sinemada çoğumuzun haberinin bile olmadığı rollerde oynadı. Ancak 2004 yılında, ABC televizyonunda yayınlanan Lost dizisinde James “Sawyer” Ford olarak iddiasız tarzı ve Güneyli cazibesiyle ortaya çıkıp da Hollywood’u fırtına gibi kasıp kavurmasıyla her şey tamamen değişti.

Holloway California Santa Clara’da doğdu; ancak daha iki yaşındayken ailesi Georgia Blue Ridge Mountains’a taşındı. Holloway ve üç erkek kardeşi kırsal Georgia’da büyüdüler; bu da aktörün doğaya duyduğu derin sevgiye büyük bir katkıda bulundu.

Georgia Üniversitesi’nde okumaya başlayan Holloway bir yıl sonra okulu bırakıp New York’a taşındı ve başarılı bir model olarak tüm Avrupa’yı ve Kuzey Amerika’yı dolaştı. Holloway kısa sürede gösteri sanatlarına ilgi duyduğunu fark etti. Daha sonra Los Angeles’e taşınan Holloway, “Navy NCIS”, “CSI” gibi dizilerdeki küçük rollerin yanı sıra, bazı bağımsız filmlerde de oynadı.

2005 yılında People dergisi Holloway’i “Dünyanın En Güzel 50 İnsanı” listesine seçti. 2006’nın yazında ise, Holloway genç kızlara adam kaçırma ve tecavüzden korunma tekniklerini öğretmeye yönelik “Yangın Var Diye Bağırın” adındaki kâr amacı gütmeyen korunma programında rol aldı.

Doğuştan bir adrenalin bağımlısı olan Holloway, snowboard ve arazi bisikletçiliği gibi ekstrem sporlara bayılıyor. Bunun dışında, ara sıra tekne kullanarak, spor amaçlı balık tutarak ve gitar çalarak rahatladığı da biliniyor. Aktör karısı Yessica ile Hawaii’de yaşıyor.

kaynak:milliyet.com.tr

"Vesaire Vesaire": Yumuşak ve samimi


Tunç Başaran, yine bir melodram ile karşımızda... Eski durmasına ve senaryosunda zaaflar bulundurmasına karşın, komedi ile trajediyi iyi dengelemesi ve abartılara başvurmamasıyla rahatça izlenen bir yapım "Vesaire Vesaire". İddiasız, mütevazı, samimi ve yumuşak yaklaşımıyla öne çıkıyor... Türk sinemasının 2. kuşak yönetmenlerinden Tunç Başaran, 90'lı ve 2000'li yıllarda da sinemadan uzak kalmadı. "Vesaire Vesaire", en kısa tanımıyla 70'lerin film gramerini samimi bir anlayışla sinemalaştıran bir melodram. Komedi ve dramayı iyi dengelemesi ile dikkat çekerken, yumuşak tonu ve mütevazılığıyla da katharsis alanı açmayı iyi beceriyor... Daha çok Rutkay Aziz'in öne çıktığı oyuncu kadrosunun performanslarıyla dikkat çeken yapım, esas olarak da Başaran'ın oyuncu kullanımındaki yeteneğini yansıtarak ilgi çekiyor...
Ölüm arifesindeki bir karakterin hayata tutunma çabası' filmi

Film, sinema tarihinde bozucu yönetmenlerin de klasik film grameri kullanan yönetmenlerin de çalışmalarında görmeye alışık olduğumuz 'ölüm arifesindeki bir karakterin hayata tutunma çabası' formülünü kullanıyor. Bunu, bozucu bir şekilde kısıtlı bir zaman dilimine yerleştirmek yerine; 60 yaşlarındaki bir karakterin umut, mutluluk ve heyecan ile yaşama bağlanması üzerine kurmayı tercih ediyor...

Bunun için de, özellikle hayatına soktuğu genç bir kızın duygusal ve ruhani tarafını öne çıkararak etkileyici olmaya çalışıyor. Eda karakteri (Roksen Lülü), ana karakterimizin hayata tutunmasını simgeleyen bir motif aslında. Ona duyduğu heyecan ve aşk sayesinde hastalığından bir şekilde kurtulan karakterimiz, 'macera' ve 'gençlik aşısı'yla ayakta durmayı başarıyor. Yani sinema tarihinde çokça gördüğümüz bir temasal yapı hakim filme...

Samimiyeti, mütevazılığı ve alçakgönüllülüğü ile kendi ölçülerinde başarı sağlıyor...

Peki bunu doğru bir sinema ile perdeye yansıtmayı başarıyor mu Tunç Başaran? 70'lerin film gramerini kullanıp, aslında eski moda bir görsellik benimsese de; samimiyeti, mütevazılığı ve yumuşak tonuyla kendi ölçülerinde başarılı olduğu söylenebilir. Öyle ki hem Rutkay Aziz'in canlandırdığı karakterle, hem de Eda adlı tutku duyduğu karakterle özdeşleşme olanağı yakalıyoruz, her ne kadar Roksen Lülü'nün performansı zayıf olsa da... Tabii karşı komşu ve balıkçı gibi 'samimi mizah' salgılayan yan karakterler de, iddiasız ama eğlenceli duruşlarıyla filmin tonuna katkıda bulunuyorlar...

Başaran, basit planlarla sıradan ama gerekli bir sinema dili kurarak filmi izlenir hale getiriyor. Senaryodaki göze batan kolaycılıkları ve mantık boşluklarını saymazsak, 115 dakikalık süresini hayattan duygusal bir kopma yaşayarak rahatça izlemek mümkün... Bunda, erime tekniği ile sağlanan yumuşak geçişlerin ve ölçülü yakın planların sağladığı duygusallığın da katkısı büyük...

"Vesaire Vesaire", elindeki sıradan hikayeyi abartılara kurban etmeden olması gerektiği bir tonla sinemalaştıran, bunu yaparken 'ölüm' gibi bir kavramı bile dengeli bir şekilde ele alabilen bir film. Eksikleri olsa da, mesaj kaygısı gütmemesiyle 'hem ağlayarak hem gülerek' izlenebilecek yapımlardan biri olmayı beceriyor kendi ölçülerinde...


KAYNAK: sinema.com

Dizi oyuncuyu tembelleştiriyor

Amerika'da tiyatro eğitimi alan ve Mutluluk filmiyle oyunculuğu Türkiye'de farkedilen Murat Han, CNNTURK'teki 'Nası Yani?' programının konuğu oldu.

Murat Han, dizilerin sürelerinin uzun olmasının oyuncuların performanslarını da aksi yönde etkilediğini vurgulayarak, "Çalışma diye bir şey söz konusu olmuyor, bazen siz
setteyken senaryo geliyor. Kendi sahnelerinize şöyle bir bakıyorsunuz. O sahnenin çelişkisi var mı, neye bakılmalı, ben ne istiyorum? Ancak böyle üstün körü gidiyor. O yüzden de pek başarı yakalanamıyor. Daha doğrusu oyuncunun performansı yeteri kadar alınamıyor" dedi.

Oyunculuk adına ön çalışma yapamadığı için kendisini eksik hissettiğini anlatan Murat Han, provanın ve çekim öncesinde senaryoyla ve karakterle ilgili analizler yapılamamasının eksikliğini hissetiğini anlattı. Genç oyuncu, "Dizi belki bir anlamda pratikleştiriyor oyuncuyu, ama aynı zaman da biraz da tembelleştiriyor. Acaba üzerimde kalacak mı bu, analiz yapabilecek miyim, yazıp çizebilecek miyim bir daha diye düşünüyorum. Yaşamımı düzgün bir standartta sürdürmemi sağladığı için ve bu anlamda oyunculuk yapmama imkan tanıdığı için oynuyorum. Bir taraftan seyirci de kazanıyorsun" diye konuştu.

Kaynak:Televizyongazetesi.com

Elveda Rumeli 'Yılın Dizisi' ödülünü aldı!..

Rumelili Sanayici İşadamları ve Yöneticileri Derneği (RUMELİSİAD), atv'nin reyting rekortmeni 'Elveda Rumeli'yi 'Yılın Dizisi' seçti. Yönetim Kurulu Başkanı Vehbi Varlık, Manastır'a giderek, ödülü dizi ekibi adına yardımcı yönetmen Doğan Ümit Karaca'ya verdi.

Müthiş mesajlar veriliyor


Erdal Özyağcılar ve Şebnem Sönmez'in başrol oynadığı 'Elveda Rumeli'nin tiryakilik yarattığını belirten Vehbi Varlık, "Biz bu diziyi çok sevdik" dedi ve ekledi: "Dizideki karakterleri özlemle bağrımıza bastık. Tarihimizi bize anlatırken, kâh ağlatarak kâh güldürerek müthiş mesajlar veriliyor. Kahkaha azıcık gözyaşı ile ıslatıp, ekrana öyle taşınıyor."

Umutlarımızı yeşerttiler

Vehbi Varlık, "Bu dizi 150 yıldır ihmal ettiğimiz bir coğrafyayı hatırlattı. Sevdanın her şeyin üstesinden gelebileceği konusunda umutlarımızı yeşertti. Ailenin ne demek olduğunu hatırlattı. Emeği geçenleri yürekten kutluyorum" dedi.( İsmet ACAR)

Kaynak:.sabah.com.tr

16 Nisan 2008 Çarşamba

Kandemir Konduk ve Yasemin Yalçın güldürmek için dönüyor...

AMAN ANNEM GÖRMESİN!!!
Biri ekranların kahkaha makinesi,Türkiye‘nin en güçlü kadın komedyeni
Yasemin Yalçın...
Diğeri “Perihan Abla”, “Mahallenin Muhtarları” gibi yıllar süren unutulmaz dizilerin yazarı Kandemir Konduk...

Atv ekranında “Aman Annem Görmesin” için bir araya geliyor...
Hem asabi hem komik olan Kaçik Hatçe (Yasemin Yalçin) ile Palavraci biri olan Tras Hayri‘nin (Tarik Pabuçcuoglu) çocuklari birbirlerine deli gibi asik. Ne var ki, Kaçik Hatçe yillar önce kocasinin ölümüne neden olduguna inandigi Tras Hayri‘den nefret ediyor. Bu durumda da gençlerin birlesmesi imkansiz görünüyor... Onlarin disinda, esnafin, ev kadinlarinin yasadiklari da yalnizca o mahallede degil Türkiye‘deki yüzlerce kasabadaki, küçük kentlerdeki yasamlara bir ayna tutuyor.

15 Nisan 2008 Salı

Oscar öncesi bir başka heyecan Berlin'de yaşanıyor. 58. Berlin Film Festivali ilginç yapımları yarışma bölümünde ağırlıyor...



The Song of Sparrows: İranlı yönetmen Majid Majidi, son filmi The Song of Sparrows ile bu yılki Berlin Film Festivali’nin en ilgi çekici konuklarından biri. Yönetmenin deve kuşu çiftliğindeki işini kaybeden Karim’in kişisel gelişim hikayesini anlattığı film, Costa-Gavras başkanlığındaki Berlin jürisinin oldukça ilgisini çekeceğe benziyor. İşini kaybettikten sonra taksiciliğe başlayan Karim’in bacağını kırmasıyla öykünün seyri bir anda değişiyor. Yatağa bağımlı bir hayat sürmeye başlayan Karim’in hareketsizce ailesini izlemesi ona yepyeni bir bakış açısı kazandırıyor. Geçtiğimiz yıl Altın Ayı’nın sahibi olan Tuya’nın Evliliği'ne benzerliği ile dikkat çeken The Song of Sparrows büyük ödüle yakın yapımlar arasında.

Ballast: Geçtiğimiz ay yapılan Sundance Film Festivali’nde Lance Hammer’a En İyi Drama Yönetmeni Ödülü’nü kazandıran Ballast bu yılki Berlin Film Festivali’nin de gözdelerinden. Amerikalı yönetmen, ilk uzun metraj filmi olan Ballast'ta izleyicilerine Mississippi deltasında yaşanan dramatik bir hikaye sunuyor. Filmde, tehlikede olan oğlunu da yanına alıp, kaçak hayatı yaşamaya başlayan bir annenin yabancı bir adamın evine sığınmasıyla başlayan olaylar anlatılıyor. Tamamı gerçek mekanlarda, Mississippi’de yaşayan amatör oyuncularla çekilen Ballast'ın sahici havasının Berlin jürisini etkileyip etkilemeyeceği merak konusu.

Night and Day: Geçmiş çalışmalarıyla Cannes ve Rotterdam gibi dünyaca ünlü film festivallerinde büyük ilgi toplayan Koreli yönetmen Sang-soo Hong’ın yeni çalışması Night and Day bu yıl Berlin Film Festivali’nde görücüye çıkıyor. Kore hükümeti tarafından hapse mahkum edilen başarılı bir ressamın ülkesinden kaçıp, Paris’e sığınmasını anlatan film, merkezine tesadüfen alevlenen bir aşk hikayesini koyuyor. Baş kahraman Sung-nam’ın ülkesinde kendisini bekleyen karısı ve Paris’te aşık olduğu üniversite öğrencisi arasında yaşadığı gel-gitleri dile getiren Night and Day ilk ciddi sınavını Berlin Film Festivali’nde verecek gibi görünüyor.

Quiet Chaos: Ünlü İtalyan yönetmen Nanni Moretti’nin başrolünde yer aldığı Quiet Chaos, bu seneki Berlin Film Festivali’nin en heyecan verici yapımlardan biri. Antonio Luigi Grimaldi’nin yönetmenliğini üstlendiği filmde, karısının ölümünün ardından kendisini hayata kapatan Pietro’nun hikayesi anlatılmakta. İlkokul beşinci sınıfa giden kızını okula bıraktıktan sonra bütün bir gününü park yerindeki arabasında onu bekleyerek geçirmeye başlayan Pietro’nun iyileşme süreci filmin en can alıcı noktası. Hemen hemen tek mekanda çekilen Quiet Chaos, modern dünyada yas tutma sürecinin nasıl işlediğini sorgulayan bir film. Güçlü rakiplerini geride bırakarak Altın Ayı’ya kavuşup kavuşamayacağı sorusu ise büyük merak uyandırıyor.

Elegy: My Life Without Me isimli çalışmasıyla 2003 yılında yapılan Berlin Film Festivali’nden eli boş dönmeyen ünlü İspanyol yönetmen Isabel Coixet, bu yıl Altın Ayı için yarışan iddialı isimlerden. Coixet, Elegy ismini taşıyan yeni filminde, tekdüze hayatı genç bir öğrencisinin içindeki cinsel dürtüleri tekrar uyandırmasıyla karmakarışık hale gelen yaşlı bir akademisyenin öykünü dile getiriyor. Ben Kingsley, Penélope Cruz, Dennis Hopper ve Patricia Clarkson’ın başrolünde yer aldığı Elegy, sinemasal nitelikleri bir yana ünlü oyuncuları vasıtasıyla da festivalin ilgi odağı haline gelecek gibi görünüyor.

Heart of Fire: 2005 yılında Ağlayan Devenin Hikayesi isimli belgesel filmiyle Oscar adaylığına dek uzanan İtalyan yönetmen Luigi Falorni, Heart of Fire isimli yeni çalışmasıyla bu yıl Berlin Film Festivali’ne konuk oluyor. Çocukluk ve gençlik yıllarını 1980’de cereyan eden Eritre İç Savaşı’na kurban eden asker bir kadının gerçek hayattan alınan dramatik öyküsünü anlatan film, 2008 yılına damgasını vuracak gibi görünüyor. Berlin jürisinin de büyük ilgisini çekeceğini tahmin ettiğimiz Heart of Fire'ın festivalden eli boş dönmeyeceği seziliyor.

Gardens of the Night: Yedi yıllık bir aranın ardından tekrar kamera arkasına dönen İngiliz yönetmen Damian Harris, Gardens of the Night isimli yeni çalışmasında bizleri çarpıcı bir hayatta kalma mücadelesi ile karşı karşıya bırakıyor. Harris’in, küçük yaşta kaçırılan bir kızın dokuz yıl süren ıstırabın ardından sokağa bırakılmasını ve hayatının aşkı ile karşılaşmasını anlatan çalışması, Berlin Film Festivali’nin en heyecan verici filmlerinden birisi. Yönetmenin iki yıl süren derin bir araştırma süreci sonucunda ortaya çıkardığı bu sarsıcı filmin en büyük sürprizi ise oyuncu kadrosunda usta aktör John Malkovich’in bulunması. Gardens of the Night, Altın Ayı’nın iddialı adaylarından biri.

Happy-Go-Lucky: Usta İngiliz yönetmen Mike Leigh’in son filmi Happy-Go-Lucky Berlin Film Festivali programının parlak yıldızları arasında. 1984 yılında Meantime isimli çalışması ile Altın Ayı’yı kucaklayan Leigh’in bunca yılın ardından aynı ödülü ikinci kez kazanıp kazanamayacağı festivalin can alıcı soru işaretlerinden biri. Londra’nın kuzeyinde öğretmenlik yapan Poppy’nin karmaşık olaylarla çalkalanan hareketli hayatını konu alan Happy-Go-Lucky, belgesel havasında bir dram. Leigh’in üç boyutlu bir gerçeklik duygusu yaratmaya çalıştığını yeni filmi Berlin Film Festivali’nin ardından da adından sıkça söz ettireceğe benziyor.

I've Loved You So Long...: Ünlü İngiliz aktris Kristin Scott Thomas’ın başrolünde yer aldığı I’ve Loved You So Long, 15 yıllık hapishane hayatının ardından serbest kalan Juliette’in eski hayatına geri dönüş çabasını konu ediniyor. Aradan geçen yıllar içinde ailesi ile iletişimini kaybeden Juliette, kız kardeşinin yanına sığınıyor. İki kardeşin aralarındaki sevgi bağını yeniden canlandırma gayretini merkezine alan film, Fransız senaryo yazarı Philippe Claudel’in ilk yönetmenlik denemesi. Claudel’in güçlü rakipleri arasından sivrilip, Berlin jürisinin aklına kazınması fazla olası gözükmese de Berlin Film Festivali’nin sürprizlerle dolu bir etkinlik olduğunu unutmamak gerek.

Julia: Geçtiğimiz yıllarda The Dreamlife of Angels filmiyle büyük ilgi toplayan Fransız yönetmen Erick Zonca, uzun bir aranın ardından Berlin Film Festivali’nde adını tekrar duyurmaya hazırlanıyor. Zonca, Tilda Swinton’ın başrolünde yer aldığı Julia'da iflah olmaz bir yalancı olan alkolik bir kadının kısa yoldan para kazanmaya çalışırken kendisini küçük bir çocukla beraber Meksika yolunda bulmasını anlatıyor. John Cassavetes’in Gloria isimli filminden ilham alınarak çekilen filmin kaderini Tilda Swinton’ın oyunculuk performansının belirleyeceğini tahmin etmek güç değil.

KABEI - Our Mother: Usta Japon yönetmen Yôji Yamada’nın son filmi olan Kabei – Our Mother'ın Altın Ayı’ya en yakın filmlerden biri olduğunu iddia edebiliriz. Önceki yıllarda dört ayrı filmiyle Berlin Film Festivali’nde büyük ödüle aday gösterilen yönetmen, yeni çalışmasında kocasının politik sebeplerle hapse atılmasının ardından ailesini çekip çevirmeye çalışan Kayo Nogami’nin hikayesini dile getirmekte. Berlin jürisinin ‘tek başına ayakta kalma’ öykülerini oldukça sevdiğini düşünürsek Yôji Yamada’nın bir türlü sahip olamadığı büyük ödüle bu yıl her zamankinden daha yakın olduğunu öne sürebiliriz.

Cherry Blossoms – Hanami: Geçtiğimiz ay düzenlenen Bavyera Film Festivali’nde iki dalda ödüle layık görülen Cherry Blossoms – Hanami, bu yılki Berlin Film Festivali’nde adı sık sık telaffuz edilecek yapımlardan biri. Alman yönetmen Doris Dörrie’nin Berlin’den Japonya’ya uzanan acıklı ve sürprizlerle dolu bir yol hikayesi anlattığı çalışmanın esin kaynağı usta Japon yönetmen Yasujiro Ozu’nun unutulmaz filmi Tokyo Story. Cherry Blossoms – Hanami'nin insanın kalbine dokunan hikayesiyle Berlin jürisini baştan çıkarma ihtimali yüksek gibi görünüyor.

Lady Jane: 2005 yılında The Last Mitterrand ile Altın Ayı’ya aday gösterilen Fransız yönetmen Robert Guédiguian, bu yıl şansını yeni filmi Lady Jane ile deneyecek. Rolling Stones grubunun Lady Jane parçası ile müzik dünyasını salladığı günlerde geçen film, sonu kötü biten bir soygun olayının ardından uzun yıllar görüşmeyen üç arkadaşın talihsiz bir olay nedeniyle tekrar bir araya gelmelerini konu ediniyor. Fransız gerilim filmlerinin alışıldık dilini kullanarak enteresan bir dedektiflik hikayesi anlatan Lady Jane'in rakiplerini geride bırakıp, büyük ödüle kavuşması biraz zor görünse de ani bir sürprizle bizleri şaşırtması da imkansız değil.

Sparrow: Hong Kong’lu yönetmen Johnny To, geçmiş çalışmaları ile Uzakdoğu’da düzenlenen birçok film festivalinde ödül yağmuruna tutulmuş bir isim. Cannes ve Venedik gibi Avrupa’nın en saygın festivallerinde de boy gösteren To, yeni filmi Sparrow ile bu yılki Berlin Film Festivali’nin de ilgi odağı. Şehir fotoğrafları çekmekten hoşlanan Kei adında bir yan kesicinin sürükleyici öyküsüne odaklanan Sparrow, Kei ve arkadaşlarının güzel bir kızın istekleri peşinde sürüklenmesi ile karmaşık bir macera filmine dönüşüyor. Bunca kuvvetli rakip arasında büyük ödüle ulaşması pek olası gözükmeyen filmin sinemaseverleri memnun edeceğine ise kesin gözüyle bakabiliriz.

Lake Tahoe: Geçtiğimiz yıllarda Duck Season isimli filmiyle İstanbul Film Festivali’ne de konuk olan Meksikalı yönetmen Fernando Eimbcke, bu yıl Berlin’de Altın Ayı için yarışanlar arasında. 16 yaşındaki Juan’ın evden kaçtıktan sonra başına gelen enteresan olayları ve tanıştığı birbirinden ilginç karakterleri konu alan Lake Tahoe, Eimbcke’nin minimal tarzını yansıtan yepyeni bir film izlenimi vermekte. Festivalin yarışma bölümünün rekabet kokan ortamından galip çıkabilir mi bilemiyoruz. Ancak her ne olursa olsun Fernando Eimbcke’nun özellikle gençlerin severek izleyecekleri rengarenk bir yapıma imza attığından emin olabiliriz.

Black Ice: Finlandiyalı yönetmen Petri Kotwica da, bu yıl ikinci uzun metraj filmi Black Ice ile Berlin Film Festivali’nde yarışan önemli isimler arasında. Kotwica, yeni filminde kocasının kendisini aldattığı kadınla gizlice arkadaşlık kurup, kıskançlık ve intikam dolu bir karmaşaya neden olan Saara’nın hikayesini anlatmakta. Festivale İskandinav sinemasının karanlık ve puslu havasını getirecek gibi görünen filmin, Berlin jürisinden nasıl bir tepki alacağı belirsiz. Ancak Black Ice'ın insani duygulara referans yapan konusuyla izleyicilerin beğenisini toplayacağı kesin görünüyor.

Restless: 1998 yılında Sue adlı filmiyle Berlin Film Festivali’nde FIPRESCI Ödülü’nü kazanan, 2002 senesinde ise Bridget ile Altın Ayı için yarışan İsrailli yönetmen Amos Kollek, yeni filmi Restless ile geri dönüyor. Filmde, oğlunun doğumunun ardından İsrail’i terk edip, Amerika’da şöhreti arayan tutuklu bir yazarın yıllar sonra oğluyla tekrar bir araya gelme öyküsü anlatılıyor. Sıradan bir baba-oğul hikayesine benzeyen konusuyla büyük bir sürpriz vaat etmeyen Restless, yönetmeninin konuya yaklaşımının yanı sıra oyunculuk performansları ile şekillenecek bir film izlenimi yaratıyor. Festivalde sürpriz bir başarı elde etme ihtimali yüksek.

Standard Operating Procedure: 2004 yılında The Fog of War belgeseliyle Oscar Ödülü’nü kucaklayan Amerikalı yönetmen Errol Morris, yepyeni bir belgesel çalışması ile Berlin Film Festivali’nde sivrilecek isimler arasında. Morris, yeni filmi Standard Operating Procedure'da Irak’taki Abu Ghraib Hapishanesi’nde Amerikalı askerler tarafından işkence gören mahkumların hikayesini gözler önüne seriyor. Film, birkaç yıl önce basına sızdırılan fotoğraflardaki işkence görüntüleri bir yana hapishanenin kendisinin yapılan işkencelerin en belirgin kanıtı olduğunu ispatlıyor. Standard Operating Procedure'ın Berlin Film Festivali’nin en etkileyici filmlerinden biri olacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

There Will Be Blood: Önce Altın Küre, ardından Oscar ve şimdi de Berlin Film Festivali... Paul Thomas Anderson’ın 2008 yılının en çok konuşulan yönetmenlerinden biri olacağı bu gidişatla iyice belirginleşiyor. Servetini her geçen gün biraz daha artıran bir petrol zenginiyle kasabanın genç rahibi arasında yaşanan çatışmayı dile getiren film, festivalin en gözde çalışmalarından biri. There Will Be Blood 2000 yılında Manolya ile Altın Ayı’nın sahibi olan Paul Thomas Anderson’ın ikinci zaferi olabilecek mi sorusunun cevabı henüz belirsiz. Ancak filmin bu yılki Berlin Film Festivali’nin en iddialı çalışması olduğunu tahmin etmek de zor değil.

The Elite Squad: Güney Amerikalı yönetmen José Padilha’nın yeni filmi The Elite Squad, Rio de Janeiro’da Papa’nın ziyareti sırasında güvenlik önemlerini genişletmekle görevlendirilen özel bir polis timinin hikayesini anlatmakta. Filmde, şehrin altını üstüne getiren uyuşturucu çeteleriyle sıcak savaş halinde olan bu timin öyküsü, kendi yerini alabilecek yeni bir sima bulmaya çalışan ana kahraman Nascimento’nun bakış açısıyla görüntülenmekte. Rio de Janeiro’nun yeraltı dünyasının başarılı bir tasvirini yapan filmin, herhangi bir sürpriz gelişme yaşanmadığı sürece Altın Ayı’ya ulaşması fazla olsa gözükmese de seyircilerin kanını donduran görüntülere imza atacağı her halinden belli oluyor.

In Love We Trust: 2001 yılının Berlin Film Festivali’nde Beijing Bicycle ile Jüri Özel Ödülü’nün sahibi olan Çinli yönetmen Xiaoshuai Wang, yeni filmi In Love We Trust ile muhteşem bir dönüş yapıyor. Film, küçük kızlarına lösemi teşhisi konan boşanmış ve farklı insanlarla yeniden evlenmiş bir çiftin çözüm arayışlarına odaklanmakta. Günümüzün modern Çin toplumunun ne gibi problemlerle yüzleşmek zorunda kaldığını başarıyla yansıtan In Love We Trust, seyircilerin yüreğine dokunan hikayesiyle Altın Ayı’nın iddialı adaylarından birisi...

KAYNAK: beyazperde.mynet.com

A.R.O.G. filminin setinden acı haber!


Çekim ve figüran seçme hazırlıkları devam ederken 10 Nisan 2008 sabahı film setine gelenler bekçi Ramazan Acar'ın cesediyle karşılaştı.

Bekçi Ramazan Acar'ın ısınmak için yaktığı ateşin dumanından zehirlenerek ölümü film ekibini oldukça üzerken, Sinema-TV emekçileri yaptıkları basın açıklamasıyla olaya tepkisiz kalmadı. Aşağıda Sinema-TV emekçileri örgütlenme girişiminin konu ile ilgili yaptığı açıklamayı okuyabilirsiniz:

"10 Nisan 2008 tarihinde, günlük gazetelerin internet sitelerinde “son dakika” haberi olarak duyurulan bir haberle bir kez daha sarsıldık…

Haberde, Afyonkarahisar'da çekim ve figüran seçme hazırlıkları devam eden A.R.O.G. filminin setinde bekçilik yapan Ramazan Acar’ın, ısınmak için yaktığı ateşin dumanından zehirlenerek hayatını kaybettiği belirtiliyordu. Sabah film setine gidenler tarafından bulunan gece bekçisi Ramazan Acar’ın cesedinin morga kaldırıldığı bildiriliyordu.

Sinema ve TV emekçileri olarak, bu “cinayet”i büyük bir üzüntü içinde ve öfkeyle kınıyoruz. Ülkemizde “işçilerin patır patır ölmesi” sıradan ve gündelik bir olay halini aldı.

Tersanelerde, madenlerde, şantiyelerde, kaçak imalathanelerde, “haber” bile olmayan “kaza”larda yüzlerce kardeşimiz ölüyor. Sağ kalanlar da karın tokluğuna ve ölümün soğuk nefesi enselerinde çalıştırılıyorlar.

Her “kaza”da işçi kardeşlerimiz suçlanıyor.
Her “kaza”da cahil, ihmalkâr işçilerden bahsediliyor.
Güvenlik önlemlerini almayan, insanca çalışma koşulları sağlamayan işverenler hep tereyağından kıl çeker gibi sıyrılıveriyorlar.

A.R.O.G.’un yapım şirketi, “lojistik” hizmet sağlayan “taşeron”larla birlikte, Ramazan Acar’ın ölümünden birinci dereceden sorumludur. “Bekçi adam uyur muymuş?”, “insan odada ateş yakar mı hiç?” gibi utanmazca soruların sorulacağını şimdiden duyuyoruz.

O bekçinin, ekmek derdinde bir işçi olduğu, aynı sınıfa mensup olduğu milyonlarca işçi gibi, işverenlerce zerre kadar umursanmadığı gerçeğidir bu “cinayet”in arkasında yatan gerçek.

İşverenlerin özrü, kabahatini aşmıştır.
“Piyasa” canavarının, “reyting ve gişe” azgınlığının, maliyet düşürme kepazeliğinin cinayet sebebi olduğu gün gibi ortadadır. Bu utanmazlığa, umursamazlığa, vurdumduymazlığa artık bir son vermenin zamanı gelmiştir.

Sinema ve TV emekçileri olarak, bu umursamazlığın artık sabrımızı taşırdığını ilan ediyoruz. Bundan böyle setlerde yaşanacak herhangi bir “kaza”yı, “kaza” olarak kabullenmeyeceğimizi, hukuki kanallar ve “kamuoyuna teşhir” yollarıyla, takipçisi olacağımızı duyuruyoruz."

14 Nisan 2008 Pazartesi

Albay Kuş "Perde!" Dedi

Bol ödüllü bir oyun olan "Albay Kuş" son birkaç yıldır değişik ülkelerde de sıkça sahnelenmiş ve kapalı gişe oynamıştır.Savaş sırasında, Balkan Dağları'nda belirsiz bir yer... Hiçbir şeyin; "ne ilaç. ne yatak çarşafı, ne doğru dürüst giyecek, yiyecek hiçbir şeyin olmadığı, manastırdan bozma bir psikiyatri kliniği...




Kaderlerine terkedilmiş ve donmamak için aynı odada birlikte kalmak zorunda olan ilginç ama zararsız altı deli ve yine onlar kadar ilgin. bir doktor... Bir sabah manastırın bahçesine gökten bir sandık düşer... Ve sonra...İç içe geçmiş halkların, birbiri içine dal budak salmış kültürlerin vatanı Balkan Yarımadasında akıl sahiplerinin başaramadığı bir arada yaşayabilme durumunun, delilerce başarılmasının, İnsanın, “büyük bir hayal hatta paranoya da olsa” o harika dünyayi arayışının trajikomik öyküsü.

Yazan: Hristo Boytchev

Çeviren:Nihal Geyran Koldaş

Yöneten: Murat Karasu

Süpervizör: Serdar Akar

Sahne Tasarımı: Başak Özdoğan PirimIşık Tasarımı: Mete Ünver

Yönetmen Yardımcısı: Gizem Tugan

Işık Kumanda: Ümit Küçük

Dekor Uygulama: Sırrı Toprak, Demet Sever,Metin Gümüşoğlu, Gökhan Kaymak

Afiş Broşür Tasarımı: Özlem Gündüz

Fotoğraflar: Can Şiram

Tiyatro Müdürü: Sertaç Akar

Rol Dağılımı

Şoför: Ali Kil

Doktor: Deniz Özmen

Aktör: Burak Dur

Albay: Aşkın Şenol

Gümrük Memuru: Ayça Aykut

Ufaklık: Sarp Akkaya

Çingene: Fatih Koyunoğlu

Hırsız: Ferit Kaya